1551’den 1912 Uşi Antlaşmasına kadar Osmanlı himayesinde bulunan Trablusgarp (günümüz Libya’sı), bulunduğu bölgenin stratejik önemi ve yer altı gibi zengin ve çeşitli kaynaklarının olması hasebiyle her daim güçlü ülkelerin dikkatini çekmiş ve bölge tarihsel süreçte çeşitli devletlerin himayesi altında idare edilmiştir. 1911’den sonra İtalya tarafından sömürgeleştirilen Libya ancak 24 Aralık 1951 tarihinde BM’nin de desteklemesiyle bağımsız bir yapıya kavuşabilmiştir. 1952 yılı sonrasında ise iktidar, Kral İdris tarafından ele alınmış ve Libya’da monarşik bir yönetim tesis edilmiştir. O dönem için Kral İdris’in Libya’nın sömürge sonrası yeniden inşa edilmesinde ilk ve Türkiye açısından en önemli politik adımı Türk bürokrasisinde önemli mevkilerde bulunan kişileri ve subayları kendi ülkesinde kamusal alanda görevlendirmek olmuştur (Baygül, 2020).
Öte yandan hem II. Dünya Savaşı sonrasında savaşın etkilerinin farklı yansımalarının olması ve hem de Türkiye’de çok partili hayata geçilmesiyle beraber iktidara gelen Demokrat Parti (DP)’nin dış politika kapsamında takip ettiği yaklaşımlar güvenlik konusu başta olmak üzere çeşitli politik unsurlara dair bakış açısının da değişmesine sebep vermiştir. Libya’nın ekonomi konusunda ABD’den destek alma girişimleri ve dış ilişkilerde odağını Avrupa’ya çevirmesi Türkiye’nin bölgede ilişkilerin sürdürülmesinde merkez üssü olması konusunda önünü açmış ve Türkiye – Libya ilişkileri bu dönemde ivme kazanmıştır. Devam eden süreçte Türkiye Libya ile diplomatik ilişkilerini geliştirmek amacıyla 1953 yılında ilk büyükelçiliğini açarak ilgili atamaları gerçekleştirmiştir. 1954 yılında Libya Başbakanı Mustafa b. Halim ve 1956 yılında ise Kral İdris es- Senusi Türkiye’ye ilk resmi ziyaretlerini gerçekleştirmişlerdir. Buna karşılık 1957 yılında iadeiziyaret babında dönemin başbakanı Adnan Menderes tarafından Libya’ya resmi bir ziyarette bulunulmuştur (Geniş, 2021). Hemen ardından 1958’de de Cumhurbaşkanı Celal Bayar Libya’ya gitmiş ve iki ülke arasındaki ilk İşbirliği ve Kültür Anlaşması imzalanmıştır (Ceviz, 2011).
Ancak ikili ilişkilerin dostane bir şekilde sürdürülmesi 1969 yılına kadar sağlanabilmiştir. Batı yanlısı olmakla ve Arap Birliğini bozmakla suçlanarak halk tabanında ciddi eleştirilerin odağı haline gelen Kral Senusi ve kabinesi başbakan Halim’i görevden almasına rağmen eleştirilerin dozunu azaltamaz. Tarihler 1 Eylül 1969’u gösterdiğinde Muammer El Kaddafi önderliğinde genç Libyalı bir grup subay tarafından kansız bir darbe ile yönetimden el çektirilir. Bu ihtilal sonucunda Libya’da krallık dönemi çok geçmeden son bulur ve ülkede yeni bir rejim olarak cumhuriyet ilan edilir.
Bu süreçte Kaddafi dönemi dış politikası Türkiye ile ilişkilerde Kaddafi’nin daha çok Arap Birliği idealine yakın olması ve bu doğrultuda çevre ülkelerle ilişkilerini geliştirmesi sebebiyle durağan bir şekilde ilerlemiştir. Öte yandan Libya’nın iç politik gündemi de Kaddafi’nin 42 yıllık iktidarı boyunca oldukça çalkantılı ve nispeten istikrarsız geçmiştir. Libya’nın 1980’li yıllardan itibaren petrol gelirlerini düşürmesi, Arap dünyasında ve Afrika’da arzu edilen ilişkilerin kurulamaması, Amerika ile diplomatik ilişkilerin kötüleşmesi ve Amerika’nın 1981, 1983 ve 1984’te Libya’yı bombalaması, 1992’de BM’nin ambargo uygulaması gibi süreçler Libya ekonomisinin ve halk refahının önemli oranlarda düşmesine ve iktidara karşı duyulan güvenin azalmasına yol açmıştır. Kaddafi yönetimindeki Libya’da Türkiye’yle ilişkilerin yeniden canlanmasının ise 1974 Kıbrıs Barış Harekâtına tekabül ettiğini söylemek mümkündür. Nitekim bu harekâta İslami bir cihat hareketi gözüyle bakan Kaddafi, Türkiye’ye Batı dünyası tarafından uygulanan ambargoların aksine ekonomik, politik, askeri ve manevi destekler sağlamakla kalmamış 1975’te İktisadî İşbirliği ve Ticaret Anlaşması iki ülke arasında imzalanmıştır. Bu önemli anlaşma ile Türk firmalarına Libya’da büyük ihaleler verilmeye başlanarak ihracat ve istihdama dayalı ekonomik canlanma teşvik edilmiştir. Bu olayların ardından iki ülkenin diplomatik ilişkileri de canlılık kazanarak karşılıklı resmi ziyaretler düzenlenmeye başlanmıştır (Ceviz, 2011).
2000’li yıllara gelindiğindeyse 2008 krizi, siyasal istikrarsızlık, halkın eğitim ve refah seviyesinin düşük olması gibi siyasal, ekonomik ve sosyolojik pek çok etken Arap Baharı olarak adlandırılan sürecin yaşanmasında etkili olmuştur. Başta Tunus’ta ortaya çıkan halk hareketlilikleri Bahreyn, Yemen, Mısır ve Suriye olmak üzere Orta Doğu ve Afrika halklarının hükümet karşıtı direnişlerinin başlamasına zemin hazırlamıştır (Baygül, 2020). Aynı dönemde bu ayaklanmalardan nasibini Libya da almış ve çevre ülkelerdeki gelişmelerden etkilenen Libyalılar iktidara karşı bir iç ayaklanma başlatarak ülkenin istikrarsız yapısının günümüzde daha da istikrarsızlaşmasına yol açacak olan savaşın başlamasına neden olmuşlardır. Nitekim ülkedeki bu iç karışıklık sürecini fırsat bilen ülke ve uluslararası örgüt niteliğindeki güçler (Örneğin; Fransa, İngiltere, Kanada, İtalya, İsveç gibi çeşitli ülkelerin yanı sıra NATO ve BM) Kaddafi yönetiminin son bulmasını sağlamak amacıyla isyancılara hava destekleri başta olmak üzere çeşitli askeri nitelikteki destekleri vermişlerdir. Bu gelişmelerin ardından önemli bir güç kaybına uğrayan Muammer Kaddafi 20 Ekim 2011’de bir suikast sonucunda öldürülmüş ve Kaddafi liderliğinde 42 yıl süren mevcut yönetim 1969’dan sonra bir kez daha el değiştirmiştir.
Bu darbenin ardından ülkede Ulusal Geçiş Konseyi kurulmuştur. Türkiye ise bu konseyi “Libya halkının tek temsilcisi” olarak nitelemiş ve hemen ardından Libya’ya Büyükelçi atayan ilk ülke olmuştur (Dışişleri Bakanlığı, 2023). Ardından Ulusal Geçiş Konseyi seçimlerden hemen sonra yönetimi Milli Genel Kongre’ye (MGK) teslim etmiştir. Aynı zamanda bu süreçte Trablus ve Tobruk olmak üzere destek ve güçlerini farklı merkezlerden alan iki yönetim meydana gelmiştir. 2014’ten itibaren Tobruk merkezli Halife Hafter güçleri zamanla Zenta milislerinin de desteği ile Trablus hükümetine darbe girişimlerinde bulunmuş ve ülke daha da kaotik bir ortama sürüklenmiştir. Gelişen olaylar doğrultusunda uluslararası örgüt ve bölge ülkeler de birtakım reaksiyonlar alarak söylem ve müdahalelerde bulunmuştur. 2015 yılında BM önderliğinde 2259 sayılı kararla Trablus’ta uluslararası meşruluğu olan bir Ulusal Mutabakat Hükümeti (UMH) kurulmuş ve bu yeni yapıyı Türkiye de çok geçmeden tanımıştır. Öte yandan Hafter ve milisleri olarak adlandırılan yapı ise Mısır, Fransa, Yunanistan, Rusya ve BAE gibi ülkeler tarafından meşru kabul edilerek desteklenmektedir (Demir, 2020).
Libya’da bütün bu gelişmeler yaşanırken Türkiye ise uluslararası eğilimi takip etmiş ve uluslararası hukukun gereklilikleri doğrultusunda tavır ortaya koymuştur. Her ne kadar NATO’nun ani müdahale ve saldırılarına tepki göstermiş olsa da hem NATO ile işbirliği yaparak bölgedeki Türk vatandaşlarının tahliyesini gerçekleştirmiş hem de BM’nin 1973 sayılı kararını desteklemiştir (Baygül, 2020). Öte yandan Türkiye geçmişi 1970’li yıllara dayanmak üzere Yunanistan ile Adalar Denizi ve deniz yetki alanları konusunda önemli çıkmazlar yaşamaktadır. Ek olarak 2000’lerin ilk yıllarında bölgede hidrokarbon kaynaklarının bulunması Doğu Akdeniz’e kıyısı bulunan ülkeler arasında hak ve paylaşım konusunda ciddi tartışmalara sebebiyet vermiştir. Genel olarak sorunun temelinde ise kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge (MEB) alanlarının belirlenmesi konu başlıkları bulunmaktadır. Bölgeye kıyıdaş olan ülkelerin (Türkiye, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti (KKTC), Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi (GKRY), İtalya, İsrail, Filistin, Lübnan, Mısır, Suriye ve Tunus) tamamı ise bu sorunun birer parçası olarak gündeme gelmektedir. Ancak Türkiye – KKTC ile Yunanistan – GKRY arasındaki karşılıklı sorunlar bu ülkeleri süreç içinde daha çok öne çıkarmaktadır.
Doğu Akdeniz’de keşfedilen yeni enerji potansiyeli, bölgedeki dinamik yapının seyrini şiddetlendirmek ve rekabeti artırmakla kalmamış ülkeler arasındaki çıkar çatışmasının çoğalmasına ve geçmişteki deniz yetki alanlarının paylaşımı gibi sorunları yeniden gündeme taşımıştır. Ayrıca Doğu Akdeniz bölgesindeki sondaj faaliyetleri ve çıkarılacak olan rezervlerin hangi yollarla dağıtılacağı gibi konulara da fikir ayrılıkları oluşturması bakımından önem atfedilmektedir. Bu konuda KKTC’nin Akdeniz üzerindeki hak ve yükümlülüklerinin yok sayılarak GKRY tarafından Mısır, İsrail ve Lübnan gibi bölge ülkelerle anlaşmalar yapması Türkiye’nin tepkilerine yol açan diğer bir husus olarak karşımıza çıkmaktadır. (Ayaz Avan, 2020). Bu noktada Türkiye hem Libya’da kalıcı barışı ve güvenliği tesis ederek ülkeye istikrar kazandırmak hem de karşılıklı çıkar ilişkilerinden bölgede en üst kazancı sağlayabilmek amacıyla Libya ile 27 Kasım 2019 tarihinde “Deniz Yetki Alanlarının Sınırlandırılmasına İlişkin Mutabakat Muhtırası ile Güvenlik ve Askeri İşbirliği Antlaşması” ve “Güvenlik ve Askeri İşbirliği” Mutabakat Muhtıralarını imzalanmıştır (Dışişleri Bakanlığı, 2023). Bu anlaşmalar dâhilinde Libya ile Türkiye’nin arasında 30 km’lik bir sınır hattı çizilmiş ve Türkiye’nin Marmaris, Fethiye ve Kaş kıyıları ile Libya’nın Derne, Tobruk ve Bordiya kıyıları birbirine komşu olmuştur. Bu sayede Doğu Akdeniz’de petrol, doğalgaz, sondaj faaliyetleri, balıkçılık gibi alanlarda söz söyleme hâkimiyeti Türkiye’nin ve Libya’nın eline geçmiştir (Baygül, 2020).
Akabinde Türkiye, imzalanan bu anlaşmalar doğrultusunda ülkedeki düzensiz göçlerin engellenmesi, insan ve silah kaçakçılığı gibi yapılanmaların önüne geçilmesi gibi çeşitli konularda destek olmak amacıyla Libya’daki meşru hükümetin de daveti üzerine 2 Ocak 2020 tarihinde Libya Tezkeresini TBMM’ye sunmuş ve tezkerenin oy çokluğuyla kabul edilmesi üzerine Libya’ya asker gönderme kararı almıştır. Atılan bu adım ile Türkiye hem Akdeniz kıyılarını güvence altına almasında hem de Kuzey Afrika ve bölge ülkeler ile ilişkilerinin kaygan bir zeminde de olsa yürütülmesinde önemli bir konuma sahip olmuştur. Sayılan bu süreçler Türkiye açısından atılması gerekli stratejik adımlar olarak değerlendirilmektedir. Nitekim iç savaşın başladığı günden günümüze değin İngiltere, Fransa, İtalya, Mısır ve çeşitli bölge ülkeleri hem Libya iç siyasetine müdahil olarak yer altı kaynaklarını ve önemli geçiş güzergâhlarını kontrol etmeyi arzulamakta hem de Akdeniz’de hâkimiyet kurmak için çaba sarf etmektedirler (Demir, 2020).
Ek olarak Türkiye ile Libya arasında imzalanan Mutabakat Muhtırası bölgede çıkar çatışması güden ülkeler tarafından her ne kadar tepkiyle karşılanmış olsa da bu anlaşmanın yükümlülüklerini yerine getirmek ve sürdürülebilmesi amacıyla 2020 yılında yürürlüğe konulan tezkerenin 18 aylık bir süreyle ilk defa uzatılmasına 22 Aralık 2020 tarihinde ve ikinci defa uzatılması için de 22 Haziran 2022 tarihinde TBMM Genel Kurulu tarafından karar alınmıştır. Öte yandan Dışişleri Bakanlığı düzeyinde Libya’ya gerçekleştirilen ziyaretlerin sonuncusunda iki devlet arasında Hidrokarbon, Protokol Eğitimi, Medya ve İletişim ile Telekomünikasyon alanlarında İşbirliği Mutabakat Muhtıraları imzalanmıştır (Dışişleri Bakanlığı, 2023).
Sonuç olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Osmanlı İmparatorluğundan aldığı mirasla eskiden hâkimiyet kurduğu coğrafyalarla gönül bağını dostane ilişkiler içinde geliştirme potansiyeline sahiptir. Bu geçmiş, Libya’nın ve Libyalıların Türkiye’ye ve Türk milletine karşı hoşgörü ve ilgiyle yaklaşmasına neden olmuş ve karşılıklı ilişkiler bu sayede geliştirilebilmiştir. Osmanlı son döneminde imparatorluk sınırlarından en son kopan günümüz Libya’sı sömürge tarihinde eşit vatandaş olmanın ve eğitim, sağlık gibi temel hak ve hürriyetlerden doğrudan faydalanmanın toplumsal farkındalığına ulaşmış ve 1912’de İtalya sömürgeciliğinin başlamasının ardından bağımsızlık yolundaki mücadelesini sürdürmüştür. Bu doğrultuda Libya’nın bağımsızlığını ilk tanıyan ülke olarak Türkiye her zaman bu ülkeye karşı ılımlı bir tavır sergilemiş ve sömürge faaliyetleri güden veya çıkarları için bölgede faaliyetlerde bulunan diğer ülkelerden önemli ölçüde ayrılmıştır. Olumlu nitelikteki bu ayrışma Soğuk Savaş sonrası dönemde kendini hissedilir bir şekilde göstermiş özellikle 1970’li yıllardan sonrası süreçte Türkiye ile Libya arasında ekonomik ilişkilerin karşılıklı olarak artırılması politikası yürütülmüştür.
Öte yandan her ne kadar Türkiye bölgede avantajlı bir görünüm çizse de Libya’daki iktidar boşluğu/belirsizliği veya yönetimdeki istikrarsızlıklar buradaki hareket kabiliyetini Türkiye aleyhine kısıtlamaktadır. Ayrıca UMH’nin kendine atfedilen misyonu yerine getirmekte zorlanması ve bu doğrultuda itham edilmesi Türkiye’nin UMH’yi meşru sayarak destekleme politikasını da uluslararası alanda zedelemektedir. Bu çok başlılık ülke içindeki çatışmaların son bulmamasının en önemli nedeni olmakla birlikte bölgede Türkiye haricinde birden çok güçlü ülkenin farklı silahlı grupları destekleyerek sürekli bir şekilde altyapı ve üstyapı çalışmalarını sekteye uğratmalarının önünü açmaktadır. Bu durum Türkiye’nin Libya’daki ekonomik faaliyetlerini de olumsuz etkilemekte ve meydana gelen güç ve güvenlik krizleri sürecin barışçıl bir şekilde çözülememesine neden olmaktadır (Kekilli, 2017). Son olarak, Libya iç savaşının son bulması durumunda Türkiye’nin elde edebileceği siyasal ve ekonomik pek çok avantaj bulunmaktadır. Örneğin, Libya’nın yeniden inşa edilmesinde, eğitim, sağlık ve sosyal kurumların oluşturulmasında, yeni politikaların düzenlenmesinde Türkiye bölgede aktif rol alabilecek aktörlerin başında gelmektedir. Bu fırsatların değerlendirilmesi karşılıklı ilişkilerin güçlendirilmesi ve toplumsal hafızadan alınan mirasla iki ülke vatandaşları arasında bir birliktelik sağlanabilmesinde önemli konular arasında değerlendirilmektedir.
İrem BİLGİN
KAYNAKÇA
Ayaz Avan, E. (2020). Doğu Akdeniz Deniz Yetki Alanları Sorunu: Türkiye’nin Politikası ve AB’nin Yaklaşımı. Avrasya Etüdleri, 2(58), 87 – 112.
Baygül, S. (2020). Değişen Uluslararası Konjonktür ve Türk Dış Politikası Bağlamında Libya İç Savaşı Analizi. Ankara Uluslararası Sosyal Bilimler Dergisi, 3(6), 155-166.
Ceviz, N. (2011). Libya Tarihine Kısa Bir Bakış. Ortadoğu Analiz, 3(27), 80-90.
Demir, E. (2020). Türkiye Açısından Libya’nın (Trablusgarp) Tarihsel ve Stratejik Önemi. Türk Dünyası Araştırmaları, 125(246), 149-166.
Geniş, K. C. (2021). Cumhuriyet Arşivi Belgelerinde Başbakan Adnan Menderes’in Libya Seyahati. Tarih Araştırmaları Dergisi, 40(69), 419-442.
Kekilli, E. (2017). TÜRKIYE-LIBYA İLIŞKILERI KRIZ ALANLARI VE İŞ BIRLIĞI İMKANLARI. https://setav.org/assets/uploads/2017/03/191.Tu%CC%88rk-Libya-Analizi.pdf. E.T.: 06.10.2023
T.C. Dışişleri Bakanlığı, (2023). Türkiye – Libya Siyasi İlişkileri. https://www.mfa.gov.tr/turkiye-libya-siyasi-iliskileri.tr.mfa. E.T.: 05.10.2023













Comments