“Afrika’ya gidemeyenin ayağına Afrika’yı getirdik”
Afrika odaklı olmamızın sebebi buydu. Yedi yıl önce Zanzibar’ı kurduğumuzdaki mantalite Afrika’da bir şeyler yapmak orada bir sosyal girişimcilik yapmaktı. Buradaki derneği kurmamızın amacı; Afrika’yı farklı bir boyutuyla tanıtmak içindi. Herkesin kafasında yardım odaklı olduğu için farklı olsun istedik. Salt bir çözüm odaklı değiliz. Afrika’daki sorunları çözecek iddiamız yok. Gündemdeki Afrika’yı farklı göstermek ve Türkiye- Afrika ilişkilerine bir köprü olmaktır.
Nazan Yalçınkaya 1977 tarihinde Kütahya’da dünyaya geldi. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik bölümünde tamamlamıştır. 2012 Aralık ayında Türk Hava Yolları A.O.’da göreve başlamış olup Gelir Yönetimi uzmanı çalışmaktadır. Türk Hava Yolları çalışanlarından oluşan Widen Your Heart ekibinde sürdürülebilir yardım ve eğitim faaliyetleri yürüten Yalçınkaya, Tüm Sivil Havacılar Derneği Sosyal Sorumluluk Komisyonu’ndan sorumlu Yönetim Kurulu üyesi olarak görev almıştır. Assalam Derneği ve Kafesinin kurucu ortağı ve yönetim kurulu üyesi olarak sivil toplum alanındaki çalışmalarına devam eden Yalçınkaya ile derneği ve Afrika’da yapılan çalışmalarını konuştuk.
Assalam ne demek, açıklar mısınız? Assalam Derneği’nden ve oluşum sürecinden bahseder misiniz?
Assalamı seçmemizin sebebi “selam” kelimesinden gelmesidir. Selam; esenlik, barış ifadesidir. Sadece Arapça kökenli değil, Türkçe’de de kullandığımız bir kelimedir. Kuruluş hikayemiz ise; Assalam Derneği bir sosyal girişimciliktir. Biz daha çok insani yardım odaklı kurumsal bir firma olan Türk Hava Yolları’nda çalışıyoruz. Hatice arkadaşımız da oradaydı. Süreç yaklaşık dokuz yıl önce başladı. Dünyanın çeşitli yerine çok gittiğimiz gibi özellikle Afrika’ya çok uçuşlar gerçekleştiriyorduk. Ve o dönemlerde Afrika’da sadece on küsur noktaya uçarken şu an elli küsur noktaya uçuyoruz. Sürekli bir hat açıldığında biz de orada hem tanımak hem de oradaki insanlarla, Müslümanlarla tanışmak için daha çok insani yardım odaklı sosyal projelerle gidiyorduk. Ama süreç içerisinde bu yaptığımız insani yardımların taşa dokunan bir damla su mesabesinde olduğunu fark ettik. Çünkü insani yardım ya da bu tür acil yardımların afet dönemlerinde, acil dönemlerde olması gerektiğine daha çok istihdam odaklı bir şeyler yapmak gerektiği inancına vardık. Kurban Bayramı, Ramazan Bayramı gibi özel zamanların ya da afet dönemleri dışında insani yardımları farklı bir boyuta döndürmenin yollarını aradık. Ve bu konuda dünyada sosyal girişimcilikleri inceledik. Özellikle bununla ilgili yolculuklar yaptık. THY’de olmanın avantajları vardı. Yurtdışında gittiğimiz ofislerde arkadaşlarımız vardı. Sadece sosyal girişimcilik odaklı on küsur ülkeye gittim. Malezya’dan Endonezya’ Meksika, Hindistan, Afrika ve Avrupa’da da farklı yerlerde sosyal girişimciliği inceledik. Kendi ayakları üzerinde olabilen bir Afrika hedefliyorsak derneğin de kendi ayakları üzerinde olması gerektiğine inandık. İncelemelerden sonra yapacağımız şeyin bulunduğumuz coğrafyaya uygunluğuna baktık. Bu coğrafyada ne yapabilir, ne kadar süre bunu devam ettirebilir, ne kadar sürdürülebilir kılabilirim sorularının SWOT analizini yapıp buna göre karar verdik. Bizim en başta gözlemlediğimiz şey; eğitim ve istihdamdan geçti. Üçüncü alanda baktığımız gençlere yol gösterici olmak için gönüllülük turizmiydi. İlk etapta bir okul açmamız gerektiğine inandık. Orada altıncı yılı dolan bir “international school” var. Okul anaokulundan itibaren başlamalı, yapılacak müfredat sadace bizim düşündüğümüz ya da dayattığımız bir şey değil o topraklara uygun, daha özgür, özgün olabilecek biraz waldorf biraz montessori biraz da oranın eğitim sistemi var, Yerel dili kullanmalı, kendi dilimizi dayatmamalıydık. Türkçe seçmeli olarak, bölgenin yerel dili, ortak dil olan İngilizce, değerlerine uygun olan iyi bir din eğitimi vermek kulaktan dolma değil bilinçli bir inanan ve mümin olmaları için Arapça’yı eğitimde kullandık.
Annelerin meslek edinmesi gerekiyordu. Çünkü bu çocukları yetiştiren yetim anneler çok fazla sayıda. Çok sayıda evlilik olduğu için yalnız kalan, terkedilmiş kadınlar olabiliyor bu manada çok sayıda çocuk olduğu için istihdam noktasında hazır para vermektense bedelsiz olarak değil biz olmasak da sürdürülebilirliği sağlayacak bir meslek edindirmeye odaklandık. Orada gidilecek meslekleri araştırdık. İlk olarak dikiş atölyesi kurduk. Diğer stk’ların dikiş atölyesini verip gittiklerini gördük. Dikiş makinesi ile ne üreteceğini, hangi ürünleri üreteceğini bu ürünleri nasıl satacağını, pazarı nasıl döndüreceğini aslında bu çemberi öğrettik. Kadınlar olarak daha ayrıntılı düşündüğümüz için bunun katkısı olduğu kanaatindeyim. Ayakları yere basan güzel bir şey ortaya çıktı. Bunu yaparken yerel dokulara önem verdik. Yerelliği nasıl ifade edebilirim, global pazara nasıl taşıyabilirim, ne tür tasarımlar yapmalıyım gibi sorulara genç girişimlerin çok büyük desteği oldu. Hem alanda ne yapabilirim diye kendilerini görmüş oldular hem kazandılar hem markaya dönüştü. En başta yapılan şey Afrika kabile bebekleriydi. Oradaki çocuklara Barbie bebek götüremezdik. Sarışın bebekler olmamalı, onlara benzemeliydi. Bir kardeşinize bir kendi çocuğunuza şeklinde iki bebek alın kampanyamız oldu. Daha iyi tanınması için kabile bebeklerini on iki kabileye ayırdık. Bununla ilgili “Afrika Masalı” diye bir kitap çıkardık. On iki kabile ve küçük masai’nin yolculuğunda Afrika aslında fakir bir yer diye başlayıp sonra her bir kabileyi gezerek kabiledeki güzellikleri, zenginlikleri, bilgeliğini, ahlaki duruşunu ortaya çıkardı. Küçük Prens modunda bir kitap çıktı ve ödül aldık. Türkçe olan kitabı İngilizce ve Swahilice olarak yayınlamayı düşünüyoruz. Afrika’ya farklı gözden bakmaya bizim de ihtiyacımız var. Hep kara kıta, aç çocuklar ve yardıma muhtaç gibi görünen – böyle olan yerler var- ancak kime göre aç ve yoksul? Yoksulluk ve yoksunluk kavramı farklı. Fakirler ama çok mutlular söylemi var. Bunların orantılı olmadığını, mutlu olmanın farklı şeylerin farkındalığına varmayı biz oraya giderek gördük. Biz oraya medeniyet götürdük şeklinde de bakmıyoruz. Tam tersi bizim de unuttuğumuz bazı özellikler, kaybettiğimiz değerler var. Modern hayatın bize dayattığı ve bu süreçte unuttuğumuz şeyleri hatırlamış oluyoruz. Afrika gerçekten zengin bir yerdir. Kolonizm ve post-kolonizm dönemden dolayı kendi zenginliklerini kullanma yetisi yok.
Üçüncü ayak olarak gönüllük turizmi diye gençlere yaptığımız çalışmalar var. Dünyanın her yerinden bize bu konuda destek verecek kalifiyeli çok genç geliyor. İşe atılmadan önce ya da işe atılıp iyi yerlere gelmiş ama tükenmişlik sendromu yaşayan iyilik yapmak isteyen gençler kapitalist sistemin zincirlerinden kurtulmak için bu gibi yerlere gelme ihtiyacı hissediyorlar. İlk markamız giderek büyüyen terzilikle ilgili “Kanga Afrika”dır. Yakın zamanda özel bir kreasyonun çıktığı bir defilemiz oldu.
Bunun yanı sıra turizm-otelcilik sektöründe uygulamalı bir otelimiz var. Gençlerin geldiğinde konaklayacağı oteli nasıl bir otelde kalmak istiyorsunuz, nasıl bir gençlik merkezi tasarlarsınız şeklinde gençlere sorduk. Her yıl sorunları değerlendirip onların ürettiği çözümlerle güzel projeler ortaya çıkarıyoruz. Bu otelde turizm- otelcilik, house keeping, yemek, manager, kodlama, IT, adab-ı muaşeret ile alakalı eğitimler var.
Perma kültür, pandemiden sonra gördük ki tarımı es geçiyoruz. Çok tüketmek çok üretmek değil, Tükettiğini üret, ürettiğin kadar tüket. İsrafı engelleyen ve dönüştüren bir durum. Doğaya çok fazla yük ve çöp bırakma. Onları da değerlendir ve dönüştür. Minimalistlik demeyeyim bu da kapitalizmin ürettiği bir şey. Kodları doğru okuyunca Müslümanca yaşamak diyebilirim. İsraf etmeme ama cimrilik de yapmama mutedil olma noktasında diyebiliriz. Bu konuda yaptığımız bir perma kültür alanı var çünkü hem tarım hem de hayvancılık yapıyoruz. Belki köyü olmayan arkadaşlar – benim gibi- bir buzağının doğuşuna tanık oluyorsunuz. Tavuklarımız var, çocuklar oradaki yumurtaları toplarken sayı saymayı öğrenebiliyorlar.
Bir de marangozluk atölyemiz var. Oymacılık sanatı çok iyi orada. Köy kapıları çok güzel. O manada hala devam eden bir zanaat olduğunu fark ettik ve desteklemek, istihdam amaçlı marangozluk atölyesi açtık. Dünyanın her yerinden alanında iyi olduğunu düşünen gönüllüler ile altı ay ila bir yıl yaptığımız projelerimiz oluyor. Onlarla eğitmen eğitimi yapıyoruz. Sürekliliğini kazandırmaya çalışıyoruz. Amacımız sürekli taşıyarak değil de oradaki kaliteyi yükseltmek, eğitimi desteklemek, kazan-kazan yapmaya çalışmak diyebilirim.
Zanzibar’dan bahseder misiniz? Neden oraya yerleşmeyi tercih ettiniz?
İlk kez Zanzibar’a gittiğimde THY uçmuyordu. THY olarak Etiyopya’da bir katarakt ameliyatı yaptırmıştık. Oradan Kenyawest’le uçtuk ve Zanzibar’a geldik. Abdülhamit’in gönderdiği Osmanlı paşasının diktirdiği ağaçları gördük. İnanılmaz bir şeydi. Tüylerim ürperdi. “Kaç yüzyıl önce gelmiş, çınar bulamamış mango ağacı dikmiş” dedim. Çift yönlü yolda sık sık dikilmiş gölgesi yola düşen 3 buçuk kilometre boyunca vardı. Müthiş! O an “belki de beni buraya taşıyan şey de bu” dedim yani orada izler bırakmış ama emperyalist bir bakış açısıyla değil. Oranın sistemini bozmadan yapmış. Allah ayette de buyuruyor ki “ yeryüzünü gezin dolaşın ibret alın”. Yüce Allah Müslümanları da çeşitli fırkalarla yaratmış birbiri ile tanışsınlar diye. Dolayısıyla bir yerlere gidip onlarla tanışmak, alışverişte bulunmak ve doğal güzellikleri ile de bizi çarpan bir yer oldu. Aynı zamanda güvenilir ve Müslüman kodlarının yansıtıldığı için emin geldi. Doğu Afrika’da ilk cami Zanzibar’da. İnsani yardımı farklı bir boyuta taşımayı, sosyal girişimcilik düşünüyorduk. Afrika’nın bize ilham veren farklı bir boyutu vardı. Afrika’nın 23’e yakın ülkesine gittim. Herhalde en çok gittiğim kıta Afrika oldu. Zanzibar kültürel dokusu ile daha özel bir yer. Çok kültürlülüğe de açık; Swahili, İran, Arap kültürü var. Umman Sultanlığı’na 350 yıl başkentlik yapmış, Avrupa ve Osmanlı’nın da uğradığı bir yerdir. Kadın olarak gittiğimiz için güvenli bir yer olması, savaş ve kıtlık olmaması bizim için cazipti. Çünkü bir şeyi mayalandırmak, oturtmak istiyorduk, hedefimiz vardı.
“Biz gönlümüzü Afrika’ya açtık” şeklinde bir açıklamanız var. Neden Afrika, Afrika’da sizi cezbeden oraya yönlendiren ne oldu? Çarpıcı bir olay yaşadınız mı?
İlk olarak Nijer’e gittim. Bundan sekiz yıl önceydi. Dünyanın en yoksul yerlerinden biri ama mutlu insanlar. Fakirliğin mutsuzluk getirdiği değil, anneleri yanında hep birlikteler ve mutlular. Biz de bir çocuğun her şeyi var ama mutsuz. Orada ilk gözüme çarpan buydu. Afrika bence gelecek vaat eden bir yerdir. Neticede dünyada çoğu yerin tükenmişlik yaşadığını görüyoruz. Özellikle küresel ısınmayla birlikte Avrupa’nın kuzeyi bile sular altında kaldı.
Çok eskilerde bizim atalarımızdan gelen bir şey diye düşünüyorum. Abdülhamit’e kadar gidebilir. Çünkü 1800’lü yılların sonunda Berlin Konferansı yapıldığında Afrika’yı coğrafi keşifler sonrasında oradaki zenginlikleri fark edip bölüşmüşlerdi. Avrupa yeni sömürge yerleri ve bu manada bir paylaşımı olmuştu. Osmanlı Devleti bu manada son dönemlerine de denk geldiği için şimdiki Avrupa Birliği’ne tekabül eden kulübe girememişti. Abdülhamit’in İslam Birliği olgusu ve “gönüllü” paşaları ve devlet adamlarını gönderdiği yer olmuştur. Onlardan birinin Zanzibar olduğunu fark ettik. Arkadaşımız Hatice Uğur’un çok emeği vardır. “Zanzibar’da bir Osmanlı Sultanı” diye bir yüksek lisans tezi vardı. Afrika’nın bu kadar rövanşta olmadığı zamanlarda özellikle ona eğilmesi çok manidar gelmişti.
Sosyal girişim kavramından bahsettiniz bir söyleşinizde. Sosyal girişim ne demek, neden önemsiyorsunuz?
Bu konu benim yüksek lisans tezimin de konusudur. Sosyal girişimcilik; girişimcilik bir şeye karar vermek, karını kendine döndüren bir yapıdır. Ancak sosyal girişimcilik elde ettiğin karı, yaptığın iyiliği daha da büyütmek adına tekrar ona katmaktır. Türkiye’de bunun kanuni olarak eksiklikleri söz konusudur. Bu konuda gayret ve yönlendirmelerimiz de var çok haddimize düşmese de. Avrupa’da bunun karşılığı var ve bazı muafiyetleri oluyor sosyal girişimlerin. Bizdeki sosyal girişimcilik maalesef dernek ve STK’lar olarak bağışa odaklıdır. Biz buradan çıkarıp kurduğumuz markalarla bu STK’ları desteklemeyi hedefledik. Türkiye’deki karşılığı iktisadi işletmedir. Perma kültürle alakalı var, kafe açıp gelirini aktarabiliyorsunuz, annelerin ürünlerini satabiliyoruz, Zanzibar’da da Çengelköy’de de bir kafe var. Sosyal girişimcilik bu manada karını o yapıya aktaran kar amacı gütmeyen karını o girişimi destekleyerek harcayan bir mantalite diyebiliriz.
Afrika üzerine dernek açmanızın size nasıl bir getirisi oldu? Buradaki projelerin Afrika- Türkiye arasındaki ilişkilere katkı sunduğunu düşünüyor musunuz? Ya da katkı sunma amacınız var mı?
Baştan beri buradaki derneği kurmamızın, Afrika odaklı olmamızın sebebi buydu. Yedi yıl önce Zanzibar’ı kurduğumuzdaki mantalite Afrika’da bir şeyler yapmak orada bir sosyal girişimcilik yapmaktı. Buradaki derneği kurmamızın amacı; Afrika’ya gidemeyenin ayağına Afrika’yı getirmek ve Afrika’yı farklı bir boyutuyla tanıtmak içindi. Herkesin kafasında yardım odaklı olduğu için farklı olsun istedik. Salt bir çözüm odaklı değiliz. Afrika’daki sorunları çözecek iddiamız yok. Gündemdeki Afrika’yı farklı göstermek ve Türkiye- Afrika ilişkilerine bir köprü olmaktır. Fark ettim ki özellikle FETÖ’den sonraki süreçte Afrika’daki ilişkiler hızlı bir ivmeyle ilerlemişti o dönem, olumlu gibi görünse de olumsuz katkıları oldu açıkçası. Bunu daha iyi bir yere taşımak gerektiğine inanıyorum. Türkiye Cumhuriyeti olarak orada bulunduk. Belki de önceki dönemlerde bu kadar fazla giden başka Cumhurbaşkanı olmamıştı. Kültürel bir geçişin daha iyi olduğunu gördük. Özellikle Zanzibar’da. Çünkü yukarıdan aşağı olan bir iletişim değil, aşağıdan yukarı olan iletişimin daha güçlü olacağı kanaatindeydik. İlk kez Zanzibar’a gittiğimizde bizi beyaz görüp bunlar “neden geldiler, niye buradalar” şeklinde konuşmalar duyduk. Bu manada kültürel bir geçişin daha önemli olduğu kanaatine vardık. Mesela Zanzibar’a bile gittiğimizde ilk zamanda yine bir beyaz kadın gelmiş. Örtülü de olsak orada misyonerler de boşuna örtüyor çünkü maalesef. Oradaki halka daha iyi görünmek, daha iyi yaranmak için. Ve tabii ki tedirgin oluyorlar ve kendi çocuklarını göndermiyorlar. Kendileri bile gelmiyorlar. İlk etapta okul açtık kooperatif bağlamında kadın girişim başlattık. Sonrasında onlarla aynı sofrada oturunca, aynı yemeği yiyince, gerektiğinde bol bol Kur’an-ı Kerim okuyunca, birlikte namaz kılınca Müslüman olduğumuza inandılar. Bizim için face to face iletişim çok önemliydi. Alan el veren eldeki alt üst ilişkisi değil. Köle ilişkisi asla değil ki zaten bunu istemiyorduk. Olmaması gerektiğine inanıyorduk. O sebeple yüz yüze iletişimin daha sağlıklı olduğu kanaatindeydik. Ve bununla başladık. Sonra biz oranın ihtiyar heyetine girdik. Oradaki köy, köyün ihtiyar heyetinde, karar mekanizmasına girdik. Sonra şunu öğrendik, o zaman Cumhurbaşkanı yardımcısıydı. Samiye Suluhu bizim köydendi. Şimdi Cumhurbaşkanı oldu oranın, Tanzanya’nın Cumhurbaşkanı oldu. Tanzanya’nın %60’ı Müslüman. Zanzibar’da oranın özel bir adası, biz Zanzibar’da özel bir şey var. Oranın Cumhurbaşkanı da bu arada Marmara Tıp mezun beyefendi. Yani Türkiye’de okumuş. Hatta oğlu da burada okudu. Geçen mezuniyetine geldi. Bir demeç vermişti gazeteye. “Ben yarı Türk’üm” diyor. Ben de “ben de yarı Zanzibarlıyım” diyebiliyorum açıkçası. Çünkü oraya gidince köyüm gibi geliyor. İnsanlarla diyaloğumdan tanıyorlar. Hatta Stone Town’daki herhangi bir satıcı bile kaç yıl önce gitmiş olsan da “sister” deyip geliyor. Bazen adını bile hatırlıyorlar. Bu beni çok mutlu ediyor. Bir de benim köyüm de yok herhalde. Onun da eksikliğini hissediyorum. O yüzden benim gerçekten köyüm gibi geliyor orası da. İnsanlarla olan diyaloğundan dolayı samimi bulduğum bir ortam. Çünkü karşılık beklemeden kurduğumuz bir iletişim var. Yani benim de onlarda, onların da benden. Çünkü ben oranın iyiliği için bir şeyler yapmak adına gidiyorum. Ve bunu yaparken bir beklenti de değilim. Çünkü bağışlarla ya da diğer şeylerle devam eden bir sosyal girişim var. İstihdam ediyorsun, karşılığını görüyor, çocukların nereye geldiğini görüyor, eğitimlerini görüyor. Ve bu manada değerli oluyorsun. Artı ben de oraya gidince manevi gönlün güçlü olduğunu hissediyorum. Özellikle Ramazan’a gidip itikaf zamanı gibi oluyor benim için. Ramazan’ın son zamanlarında gidiyorum, Ramazan orada daha bereketli, bayram çok daha farklı. O manevi yönümün dolduğunu hissediyorum. Ve çoğu kişi de belki bundan gidiyor. Orada güneşin doğuşunu, ayın hareketlerini daha çok fark ediyorum. Belki daha fazla vakit olduğu için belki ışık olmadığı için. Yeryüzü hareketleri, gel git olayı Allah’ın mucizelerine daha çok tanık oluyorum ve daha çok şükrediyorum. Güzel insanlarla karşılaşıyorum. Çünkü sen nasılsan senin gibi kişileri de çekiyorsun ve çok bereketli zamanlar yaşayabiliyorsun. O yüzden cazibesi oluyor. Ve bu arada kültür olarak da burada ne yapıyoruz? Türkiye’de de aslına bakarsanız kültür olarak yapmaya çalıştığımız şeyler var. Afrika kültürünü farklı tanıtmak, burada Svahili Kültür Merkezi olduğu gibi. Türkiye’deki ilk yer ki belki onların da güvenip ilk yaptığı yer. Çünkü buradaki büyükelçinin çok büyük katkısı oldu. İngilizce, Swahili eğitim veren resmi bir kurum. İlk defa ülke dışında bir yerde açılıyor. Çok önyargılı yaklaşmışlar, buraya geldiklerinde itiraf ettiler. Buradaki Büyükelçinin katkısı çok büyüktür. Buraya gelince “evimde gibi hissediyorum kendimi” diyor. Çünkü burada o Afrika’nın kültürünü insanların ayağına getirdik.
Aslında en baştan beri bakmaya çalıştığımız şey şu “innemel mu’minune ihvetun” yani Müslümanlar kardeştir. Öteki değiliz. Hiçbiri öteki değil. Sadece farklı ifadeler var. Yememiz, içmemiz, düğünümüz, gülmemiz, sevincimiz, ağlamamız da öyle. Temel insani değerleri taşıyor ama öteki değiliz. Batının üstenci bakış açılarını görsek bile daha farklı, ayrıcalıklı bakış açısı vardır. Ama Afrika’da da tam tersi böyle bir şey olsa bile onu yıkmaya çalışıyoruz. “Hayır üstten değilim. Ben senin kardeşinim, sen de aynı düzemdeyim” diyoruz. Buradaki Afrikalı öğrencilerle ortak çalışmalar yapıyoruz. Türk ve Afrikalı öğrenciler arasındaki geçiş de çok güzel oluyor. Buraya gelen öğrenciler, memleketlerine döndüklerinde çok iyi mertebelere geliyorlar, devlet adamı oluyorlar. Çünkü buraya okumak için gerek maddi olarak gerek mental olarak çok iyi öğrenciler geliyor. Ve onlarla olan bu işbirliği de güzel etkiliyor diye düşünüyorum. Ve döndüklerinde de bizimle kurdukları bu ilişki de önemli oluyor. Ve sonrasında kuracağımız ticari, diplomasi ve siyasi ilişkiler içinde bir altlık oluşturuyor. Yani yukarıdan aşağı değil, ben onu tanıyordum deyip kaynaşma süreci oluyor ve güven halkasını aslında oluşturuyoruz. Tanınırlık bilinirlik ve onun üzerine inşa edilen ilişkiler daha değerlidir minik de olsa kültürel olarak katkımız olduğu kanaatindeyim.
Afrika’ya yöneldiğiniz için tepki aldınız mı?
Tabii. Şöyle dediler: “Ülkende bunlar varken niye orası? Başka yer mi yoktu? Burada da bu kadar açlık kıtlık varken” vesaire. Israrla “bu bir tercih, ben orada yapmayı tercih ediyorum.” dedik. Burada da yapılacak şeyler muhakkak ki var. Ki yapmıyor değiliz. Kayıtsız asla değiliz. Deprem olgusunu yaşadık maalesef. Depremde kardeşlerimizle birlikte olduk onların yarasını sardık. Mesela Filistin’le alakalı bir mevzu oldu ki hala devam ediyor maalesef. İnsani ve ümmetçi bakış açısıyla yaklaşıp Filistin’le ilgili farkındalık oluşturmaya çalıştık. Devlet olarak ciddi oranda tepkisini koyan Güney Afrika’ydı biliyorsunuz. Yani “İlla Afrika “gibi olsa da aslında orada mayalandırmaya çalışıyoruz. Bazen kendi ülkemizde bazı prosedürler daha zor ve uzun olabiliyor. Süreç içerisinde bu tür sosyal girişim alanı burada kurmak ve buradaki gençlerle bir ağımız olsun istiyoruz. Çünkü şu an gençlik projeleri de yazıyoruz. Avrupa Birliği ile ilgili Erasmus projelerimiz kabul oldu vs. Bu manada daha global düşünen bir vizyona sahip olmayı da ileride düşünüyoruz inşallah.
Afrika algısıyla alakalı biz camiada bakıldığında ilk hareketi başlatan kişilerdeniz. Kurban Bayramı’nda ya da Ramazan Bayramı’nda Afrikalı çocukları ajite edecek görüntüleri kullanmadan yardım isteme noktasında bir ön ayak oluşturduk. Ve bu konuda sağ olsun çoğu STK’dan da destek aldık. Çünkü buraya gelen Afrikalılar da bundan rahatsızdı. Onlar saat satan yardıma ihtiyacı olan biri gibi görünmek istemiyorlardı haliyle. Çok da haklılar. Kendini onun yerine koyacaksın. Sen kendini nasıl görmek, davranılmasını istiyorsan o şekilde davranacaksın. Bu işi yaparken de kendi çocuğumuzun nasıl eğitim almasını istiyorsak o şekilde eğitim alsın. Kendimiz ihtiyacımız olduğuna bir anne olarak nasıl meslek edinme, okul istiyorsak, neye tabi olmak istiyorsak ya da ne istiyorsak incinmeden kırılmadan o şekilde olsun. Hep empati kurarak yapmaya çalıştık. Yardım yaparken kampanyaları ajite etmeden başlatmanın önayağı olduk.
Afrikalılarla ilgili Karabük’te yaşanan olaylar mülteciler üzerinde de görünür. Afrika’dan gelen çoğu öğrenci bursla değil paralarını ödeyerek burada okumayı tercih eden öğrencilerdir. Çok azı bursla gelen öğrencidir. Bence bu büyük bir zenginliktir. Algıyı iyi yönetmekle alakalı. Bu öğrenciler tırnak içinde bazı paragöz kişiler tarafından farklı vaatlerle geliyor. Belki kendi okula denkliği de olmayan eğitim modelleriyle geliyorlar. Bunlar iyice sistemize edilmeli. Sistem oturtulmalı. Yurdu bile olmayan yerlere öğrenci götürmenin hiç anlamı yok. Özellikle Anadolu’nun x bir yerinde daha öğrenci yurdu bile yokken -Türkiye’deki öğrenciler için bile- bu tür şeylerin oraya kaydırılması ve sonunda ortaya çıkabilecek şeylerle yüzleşmek çok daha zor. O yüzden bunların daha planlı ve programlı gitmesi kanaatindeyiz. Kanun düzenleme noktasında devletten bir şeyler bekliyoruz ama STK’ların ya da ön verecek kişilerin biraz daha elini vicdanına koyarak hareket etmeleri gerektiğine inanıyoruz. Afrikalı gençlerle her ay bir Afrika ülkesini tanıtıyoruz. Gelenek görenekleriyle düğününden tutun bir merasimin nasıl olduğunu anlatıyorlar. Aslında aynı şeyler, duygular, geçişler. Sadece isimler farklı. Kardeş olduğumuzu daha çok hissedebiliyoruz. Sadece tenin farklı olması bir şey göstermiyor.
Gözlemlediğiniz kadarıyla Afrika ülke vatandaşlarının Türklere karşı bakış açısı nasıldır?
Olumsuz şeyler tabii yaşadıkları. Olumsuz şeylerle karşılaşıyorlarsa kendi gettolarına çekiliyorlar. Buraya gelen öğrencilerden duyduğum; onlarla ortak olmak, bir iş yapmak istemiyorlar bu manada kendilerini geri çekiyorlar. Karşılıklı iki tarafında ortak güvenli zeminlerde birleşerek yapacakları çalışmaların önyargıyı yıkacağına inanıyorum. Onlar için de bizim için de öteki olduğunu görmeden kaçınmadan ortak şeylerde buluşmak en güzeli. Kendimizi onların yerine koyarak hareket etmeliyiz. Biz yurt dışında olsak neyle karşılaşmak ve nasıl olmak isteriz? Çünkü bir zamanlar biz de yakın bir geçmişte yaşadığımız ve belki çoğumuzun akrabalarında vardır. Almanya gerçeği var. Şu an üçüncü kuşak orada yaşıyor. Çalışma niyetli gidilen ve yaşanılan sorunlar var. Dil öğrenmediği için ya da dil öğrense bile farklı yaşadığı sorunlar olmuş. Gerek çalışma izne gerek orada oturumla alakalı itilmiş kakılmışlık söz konusu. Aynı şeyi biz burada yaparsak ne anlamı var? Ya da mültecilerle ilgili yaşadığımız şeyler var. Zaten onlar öyle böyle diye insanları etiketlememek gereklidir. Global bakmak lazım. Osmanlı’dan beri bir alışmışlık vardı. Her milletten insan vardı ve herkese kucak açılabiliyordu. Belki bu hoşgörüyü tekrardan yakalamak lazım. Kendimizi ifade ederken mutlaka hatalarımız, kusurumuz olabiliyor. Özellikle gençlerin iyi niyetle hareket edilirse önyargıyı yıkacağı kanaatindeyim. Güzel örnekliklerle bunun aşılabileceğini düşünüyorum.
Afrika ülke vatandaşlarının Türkiye’de yaşadığı sorunlar nelerdir?
Çalışma, okuma, dille alakalı yaşadığı sorunlar var. Maalesef tırnak içine kazıklanıyorlar. Geçen gün buraya Gökhan Kavak gelmişti. Onunla yaptığımız röportajda öğrenciler bunları söylemekten çekiniyorlar. Çünkü dışlanırım diye korkuyor ve tepkisini dile getiremiyor. Afrikalı fenomenlerden Musti Kusti hicivle dile getiriyor. Çok iyi bir stand-upçı oldu. Gayet güçlü, medyayı çok iyi kullandığı kanaatindeyim. Bu algıların aşılacağına inanıyorum. Ama bunu gençler başaracak söyleyeyim. Çünkü gençlerin daha vizyoner bakış açıları var. Biz burada kültürel çalışmalarla Afrika sinemasını konuşuyoruz. Çünkü Afrika sinemasını bile Batı’dan Hollywood üzerinden okuduk maalesef. Tarzan filmleriyle Afrika’yı tanıdık. Ki ne kadar yanlıştı. Orada yamyam diye tanımlanan Afrika, aslında batının tanımladığı bir modeldi. Çünkü orayı işgal eden kişi o beyaz adamdı. Algı operasyonuyla farklı algıladık. Kültürüyle, sanatıyla, müziğiyle o okumaları doğru yapmamız gerektiğine inanıyorum. Belki bunlarla ilgili festivaller yapılabilir. Afrika Film Festivali, müzik festivalleri çünkü çok başarılı sanatçılar var. Ve baktığında Batı’da çok daha iyi tanınıyorlar. Bize nasıl görmek istediğimiz gibi gösterip kendileri daha kucak açıyormuş gibi görünüyorlar. Bu çok müthiş üst bir oyun. Zanzibar’da Müslüman Arap kesimi sanki köle tacirleri olarak gösteriliyor ama asıl köle ticareti yapanlar üst mekanizma, İngilizler. Onları kölelikten kurtarıyormuş gibi görünüp yüzyıllardır Müslüman olmuş bir yere bir de kilise dikiyorlar, biz sizi kölelikten kurtardık diyorlar. Halbuki köle ticareti yapan en üst mercii onlar. Zanzibar, “zenci-bar”dan geliyor. Bütün köleler orada toplanıyor ve Doğu Afrika’dan her yere dağıtılıyor. Çok acı verici. Ama hep köle tacirleri olarak Müslüman ve Arapları gösteriyorlar. İşte o oyunları, olayları iyi okumak lazım. Halbuki üst bir akıl yönlendiriyor ve kurtarıcı gibi görünüyor işin tuhafı da. Nasıl bir politikaysa bu.
Karabük Üniversitesi olayı hakkında ne düşünüyorsunuz? Toplum bu gibi dezenformasyon olayları karşısında nasıl bir yol izlenmeli, iyileştirme yapmak mümkün mü?
Bu bilinçli yapılan bir şey. Seçim de vardı bizde biliyorsunuz. Yoksa Cumhurbaşkanı’nın oğlunun çarptığı bir çocuk vardı. Bu algıyı iyi yönetmek lazım. Bunlar hep olacak. Hatta daha üst şeyler bile gelebilir. Ama buna yenilmemek, yenik düşmemek adına uyanık olmak ve asıl bu kişisel şeylerin genele indirgenmemesi lazım. Bu tür sorunlar olabilir. Bir Afrikalı bir Türk kişiye zarar vermiş olabilir. Tersi de olabilir ki olmuyor değil. Bunlar insani şeyler deyip geçmek ve daha düzeltici temel kural ve müeyyidelere getirmek lazım. Genele vurmamak gerekiyor. Ama olabilecek yanlışları önlemek adına bir şeyler yapmak lazım. Yani niye Anadolu’da bu kadar Afrikalı var? Yurt yok ama bu kadar Afrikalı öğrenci neden orada?
Diplomatik ilişkileri nasıl değerlendirirsiniz? Medyada yeterince yer bulduğunu düşünüyor musunuz?
Şu an bu konuya daha ehemmiyet veriliyor. Medya kanallarından ziyade Merhaba Afrika var. Onları yakından takip ediyorum. TRT Afrika, TRT Swahili açıldı. Swahili; Doğu Afrika’daki önemli bir dil. Bu konuda gayretler var ama özellikle genç girişimlerin desteklemesi çok önemlidir. Onların eğilimiyle daha güzel yerlere taşınacak ama en güzel şey tabii gezerek görerek sosyal medyaya taşımaktır. Sosyal medya bu konuda çok etkin. “Afrika’ya gittim böyle değilmiş” şeklinde paylaşarak sosyal medyanın gücü önemlidir. Bizim yapacağımız gündemler da önemli. Türkiye’deki algı bu manada gelişecektir. Bu konuda üniversitelerde Afrika masası oluşturulabilir süreç içerisinde. Afrika, Orta Doğu’nun alt başlığında yer alıyor. Kültürel çalışmalar modunda baktığında Afrika masalarının, kürsülerin oluşturulması önemlidir. Gençlerin teveccühüyle olacak. Gittiğimiz yerleri daha iyi tanımak için kürsülerin olması çok önemli. Ve karşılıklı alışverişin olması değerli diye düşünüyorum.
Afrika’ya neden önem vermeliyiz? Ülke olarak mı bakmalıyız? Bireysel olarak gönüllülük olarak mı? Kültürel olarak çeşitlilik olarak mı?
Aslında her şekilde bakmalıyız. Çünkü Afrika dediğim gibi gelecek orada. Mesela bir hammaddeyi alırken, ticaret yaparken niye ben Afrika’daki bir ürünü Rusya ya da Çin üzerinden alayım? Direkt ben temas edebilirim ve onların da bize ihtiyacı olduğu kanaatindeyim her konuda. Yaptığımız çalışmanın arka planında bunları güçlendirecek siyasi, ticari, ekonomik, kültürel temeller olduğunu da düşünüyorum. Çünkü onlarla tırnak içinde sömürmeden ticaret yapılacak güvenilir partnerlere ihtiyacı var ve bu konuda. Geçtiğimiz hafta Tanzanya Cumhurbaşkanı buradaydı anlaşmalar imzalandı ve bunların çok değerli olduğu kanaatindeyim. Bizim de onlara ihtiyacımız var, onların da bize ihtiyacı olduğu kanaatindeyim. Orada var olmaya ihtiyacımız var. Bu konuda ulaşım noktasında marka taşıyıcı olan Türk Hava Yolları çok önemli. Uçuşları daha çok arttırması ve oraya yaptığı yatırımlar, iş adamlarının orada yatırımlar yapması, enerji kaynakları önemlidir. Bu konuda Somali havalimanını bile Türkler yaptı. Ve sadece oraya uçan havayolu şirketi Türk Havayollarıdır.
İlişkiler kazan-kazan ilişkisi olarak görülür ve nitelenir. Bazı kurumların oradaki varlığı gönüllülük olarak değerlendiriliyor siz buna katılıyor musunuz? (TİKA, YTB vb.)
Tam tersi. STK boyutundan çıkıp daha kurumsal olarak yapılan bir şey. TİKA’dan bizde destek aldık. Çünkü kültürel değerleri korumak, istihdamı güçlendirmek için yaptığı çalışmalar var. Burada Swahili Kültür Merkezi olduğumuz gibi Zanzibar’daki merkezin açılmasında Yunus Emre Enstitüsü ön ayak oldu. Zanzibar Üniversitesi’nin içerisinde Yunus Emre Enstitüsü var. Maarif Vakıfları var. Ücretsiz, bilabedel değil ücretli eğitim veriliyor. Devletin, kurumsal olarak var olduğu yerler o bahsettiğimiz isimler. Devlet; TİKA, Yunus Emre Enstitüsü ve Maarif Vakfı ile birlikte kurumsal olarak orada bulunuyor. Salt yardım olarak değil kazan-kazan gibi. Bu tür şeyleri güçlendirici bir önemli unsur olarak düşünüyorum. Devletin orada olması çok önemlidir.
Röportaj: Suzan KOCAAĞA / 28.04.2024













Comments