Bir sabah idi: mai ve derin semanın altında şavk kızıllıklarının sırmalı ve şaşalı tellerle sardığı ihramlar, düşünceli ve muazzam bir baş gibi kum çöllerine eğilmişti. Kaç defa esrarengiz ve ilahi vücutları itinakar dalgalarının kanatları üstünde sahillerinin gerisine koyan; kaç defa Mısır’ın hediyelik gelinlerini bütün süsleri ve rayihalarıyla kucağına alan “Nil”; beyaz ve asude, enginlere akıp gidiyordu. Kum çöllerinin nihayetsiz boşluğu karşısında daima açık, daima durgun, daima boş duran “sfenks”in taş gözlerinde; aynı durgunluk, aynı boşluk vardı.

Beyaz sarıklı, uzun gömlekli; o, tavırlarında, bakışlarında, pek eski bir tarihin menakıbı okunan insan kütleleri; kollarını ve dillerini saran zincirlerin altında esaretlerine, gördükleri zulme, gösterdikleri sükunete müteaccib ve sanki işkenceler içinde, uzvî hassasiyetlerini kaybederek manevi bir zevk, duydukları tarihlerinin şanlı destanlarına dalmış düşünüyorlar, düşünüyorlar, düşünüyorlardı…

Birden bire semalardan, o ziya kızıllıklarının taştığı semtten gelen bir inilti sesiyle o muazzam başın şafak saçları titredi. “Nil” in beyaz ve asude suları dalgalandı, “sfenks” in dalgın durgun gözleri ra’şelendi. Kum çöllerini, düşünen insan kütlelerini, ve her şeyi bir heyecan sardı: Beşerin eski bir ananeyle harikalar beklediği semalardan beyaz, kırmızı; ne kara, ne kelebeğe, ne yıldızlara, hiçbir şeye benzemeyen beyaz, kırmızı yapraklar düşüyordu. İhramların üstüne, ihramların gölgesine, sfenksin taş vücuduna, kumlar üstüne beyaz sarıklı insan kümelerinin üstüne o beyaz, kırmızı yapraklar düşüyor, düşüyordu. Bir Mısırlı, kılıç kullanmak için çok defa salladığı uzun kollarını uzatarak bunlardan birini aldı: Beşerin eski bir ananeyle harikalar beklediği semadan düşmüş bir yaprak, uzun yazılı kağıttan bir yaprak idi. Boğazını saran, gözlerini ateşleyen, kuvvetli kollarını titreten bir heyecan ile ve yüksek bir sesle okudu:

(Ey Mısırlı muvahhitler! Biliniz ki halife-i İslam-ı sultan Mehmet-i hamis, İngilizlere, Ruslara ve Fransızlara cihad-ı mukaddes ilan etti.)

Sonra birçok ay yıldızlı kırmızı sancaklar, şafak kızıllıklarının içinde büyük şehirlere düştü ve tayyare kayboldu.

Şeyhi ekber Senusi hazretlerinin pek müta’cel ve mühim davetine vakıf oldukları dakikada hep icabet etmişlerdi. Şimdi bütün zaviyelerin müritleri, kabile reisleri, Tunus, Cezayir, Fas başlıca şehirlerinden gelen elçiler, yeşil bir vahada toplanmış, şeyhi ekberin kudümünü bekliyorlardı.

  • İçtimadan maksat ne olduğunu elbette öğreniriz.

  • Galiba, Fransızları vatanımızdan tard eyleyeceğiz.

  • Hayır, İngilizler katliam olunacak!

  • O bütün zalimlerin belasını verir! Şeyhi ekber gelsin, bizden ne istediğini öğrenelim, yalnız o emretsin.

Derin, karışık sesler içinde işitilen muhip bir cemaat birdenbire karıştı, yarıldı ve muazzam bir daire teşkil etti. Halkın ihtiramlı sükutu içinde şeyhi ekber, vakar ve heybetiyle yürüyordu. Hayatdar vücutların çizdiği dairenin tam ortasında tevkif etti:

  • Ey asil Araplar, ey müslimin! Necat saati bizim için hulul etti melun Fransızlar, elçok ve melun İngilizlerin tasallutundan artık kurtuluyoruz.

Bu melunlar, yeşil vahalar gezek otlarını çiğnediler, kuruttular. Kuyuların tatlı ve serin sularına zehir kattılar. Kaç asırdır, bu habislerin zulmü altında inliyorsunuz, kaç asırdır, bu uğursuz gavurların yüzünden Muhammed ümmeti kırılıyor. Toprağınızın bereketi gitti. Maişetiniz cehennem azabına munkalip oldu. O bu zulümlere bir gün nihayet verecek idi; lakin Müminler, dini Allah’tan tebaüd etmenin cezasını bir müddet çekmeli idiler. Bu cezayı hep çektik, ibret aldık. Şimdi de Cenab-ı Hak bize zalimlerden kurtulmak çaresini ilham ediyor. Ey Müminler, biliniz ki halife-i İslam-ı sultan Mehmet hamis hazretleri Fransızlara da İngilizlere de, Moskoflara da cihad-ı mukaddes ilan etti!

Afrika’da bir tek Müslüman kalıncaya kadar cihat edeceğiz. Cenab-ı Hak bizimle beraberdir. Frenkler “istila-ı cihan ordusu” nun hakikate munkalip olduğunu görsün.

  • Mirza Ali, caminin kapısına bir kağıt yapıştırılmış. Bundan fevkalade mühim haberler olmalı.

  • Hayalet mi görüyorsunuz, Seraceddin? Benim gözlerim kuvvetsizdir, kağıt dediğin şey, kapının kitarındaki mermerler olmasın.

  • Hayır, bu bir kağıttır, ellerimle de yokladım, üstünde birçok yazılar var, mutlaka okumalısınız!

İki Hintli sabah karanlığı içinde, mühim haberler vaat eden kağıdı okumak iştiyakıyla birkaç saniye titrediler, bir çare aradılar. Seraceddin tereddütsüzce camın içerisine girdi, kandillerden birini alıp getirdi. Okudular: Kağıt halife-i İslam’ın cihat fermanı sureti idi. Her ikisi de camiye girdiler ve şükranlarını Cenab-ı Hakka arz için secdeye kapandılar.

Cihat ilanı; duvarlara, yüksek ağaçların gövdesine, fenerlerin camına, evlerin kapısına, hülasa göze çarpacak her yere talik edilmişti. Kalküta’nın bu en büyük camiine sabah namazını cemaatle kılmak için gelen Müminlerin ekserisinde; gizli bir sevinç, bir endişe, bir korku, bir gazap, bir cesaret ve nihayet bir fevkaladelik vardı. Bu tavırların, gözlerin, anlamak ve anlatmak isteyen manasını; minberden yükselen gür bir ses topladı ve ateşledi: – Ey Müminler; bilenler, bilmeyenlere öğretsin ve bilsin ki İslam halifesi Osmanlı hakanı El – Sultan İbn Sultan Mehmet Han-ı hamis hazretleri İngilizlere cihad-ı mukaddes ilan etti!

Ruhun bin türlü ihtiyaçlarını izhar eden galgale içinde fetavayı şerikayı okudu ve ilave etti:

  • İngilizlere, Fransızlara, Moskoflara karşı içilen bu cihad-ı mukaddese zannetmeyin ki yalnız Müslümanlar iştirak edecek. Bu, zulme karşı adaletin, zulmete karşı envarın ve esarete karşı hürriyetin bir mutlak mücadelesidir. Herkes kendi dininde hür kalacak; lakin dininin hürriyeti için, ırkının ve milletinin hürriyeti için bu İslam cihadına iştirak edecektir. Biliniz ki, Afganistan emiri hazretlerinin muzaffer orduları İngilizleri tepelemek, bizim hürriyetimizi iade etmek için Hindistan hududunu geçti bile! Biliniz ki, bütün Hindular da Müslümanlarla beraber müttefiktir! Silahlarınıza sarılınız, İngilizleri katliam edeceğiz. Cenab-ı Hak daima mazlumların muayyini olur.

Hindistan’ın bütün şehirlerinde, kasabalarında, köylerinde bütün rahibeler, tacirler, amele, fakir, zengin, herkes büyük kafileler halinde, ellerine geçen silahlarıyla İngilizlerin üzerine hücuma hazırlanıyorlar.

Cihad-ı Mukaddes haberleri aksa-ı şarka kadar intişar etmiş, İslam alemini muazzam kütleler halinde, o güne tesadüf edecek her zalim kuvveti demir ve ateş seylleriyle bütün Asya’yı ve Afrika’yı istila ediyordu. Bir gün geldi ki aksa-ı şarktan aksa-ı Mağrib’e kadar İslam hakimiyeti yaşamış her yer, yeniden İslam hakimiyeti altına girdi, yeryüzünde muazzam bir “Saltanat-ı Muhammediye” tesis etti.

  • Ey Âla! Ey akıl ve zeka-ı beşer ve ey İslam vicdanı. Bu tasavvuru, mer’i bir hakikate kalb eyle!

    Haşim Nahit

    Serveti Fünun (15 Kasım 1914 Sayı: 1224 Cilt: 48 Sayfa: 12-13)

    Çev. Mustafa Said Şahan

BM Mülteci Örgütü, Sudan’daki Mülteciler İçin Finansmanın Artırılmasını İstedi

Previous article

Zambiya’da 476.000 Yıllık ahşap yapı ortaya çıkarıldı

Next article

Comments

Leave a reply

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

More in Çeviri